Evde Otursam Çeviri Yapsam

Tanıdıklarımdan, hatta yeni tanıştığım insanlardan duymaya alıştığım bir şey bu: “Diyorum ki ben de işten ayrılsam, evde otursam, çeviri yapsam.”

Hayatınızda bir ofiste, hele ki pek fazla esneklik alanınız olmayan bir ofiste düzenli olarak dokuzdan altıya çalıştıysanız, kimi zaman pestiliniz çıkana dek oradan oraya koştururken, kimi zaman mesai bitimi için dakikaları sayıp Pikachu’nuzla Godzilla’nız arasında destansı düellolar düzenlediyseniz (herhalde bunu herkes yapmıştır, değil mi???), böyle bir fikrin cazibesini size anlatmaya bile gerek yok. Evde çalışmanın, serbest çalışmanın getirdiği güzellikler ve özgürlükler, Pazartesi Sendromu denen modern zaman canavarından kurtuluş arayan maceraperestlerce ayrıntılı şekilde kayda geçirilmiş durumda zaten: İstediğiniz saatte kalkabiliyorsunuz. İstediğiniz zaman ara verebiliyorsunuz. Yılın istediğiniz zamanlarında tatile çıkabiliyorsunuz. Çalışma ortamınızı istediğiniz gibi düzenleyebiliyorsunuz. Başınızda patron yok. İşyeri çekişmeleri ve kulisleri yok. Vesaire. (Ki o “vesaire”yi de yabana atmayın; aralarında arzuya bağlı sessizlik ve “prezantabl olma” zorunluluğuyla vedalaşmak gibi kıymetli birtakım maddeler bulunuyor.)

… Arama motorları bile yapıyor!

Evden çalışmanın da kendine göre öcüleri var tabii. Mesela yakanızı bir an bile bırakmayan bir “çalışmam gerekiyor” hissi, ya da başka bir deyişle Vicdan Azabı anahtarının Açık konumunda takılı kalması.  Ama bence asıl sorun, bu tür planların hatırı sayılır kısmında çeviri yapmanın bir amaç değil de, ofis hayatından yakayı kurtarıp kapağı eve atmak için bir araç olarak görülmesi. Hem de en erişilebilir araç. Ne de olsa çoğu iyi eğitim görmüş çalışanın bir yabancı dili var, değil mi? O yabancı dilde bir metin okuyup onu çocukluğundan beri konuştuğu kendi diline çevirecek altı üstü… Pek zor olmasa gerek?

Doğruya doğru. Çeviri yapmak hakikaten de çok zor bir iş değil. Diyelim ki belli bir seviyede İngilizcesi olan herkes, muhtemelen bir kitabı önüne koyup onu bir şekilde Türkçeye çevirebilir. Eh, sonuçta Google bile çeviri yapıyor! Mesele şu ki, çeviriden çeviriye epey fark var. Üstelik sadece üslup açısından da değil. Yaşadığımız görecelikler çağında bile gayet ayırt edilebilir şekilde, kalite açısından da fark var. Elinize çok sevdiğiniz bir yazarın Türkçe bir kitabını alıp otuz-kırk sayfada kendinizi devam etmekte zorlanır hale gelmiş bulduysanız, kötü bir çevirinin bir kitap üzerindeki yıkıcı etkilerine tanık olmuşsunuz demektir.

Çevirinin, özellikle de edebi çevirinin en ilginç taraflarından biri, hem doğruları yanlışları olan teknik bir iş, hem de güzelleri ve çirkinleri olan yaratıcı bir iş olması. Yani teknik açıdan yanlışı olmayan “çirkin” (kötü) bir çeviri yapabileceğiniz gibi, teknik açıdan yanlışları olan “güzel” bir çeviri de yapabiliyorsunuz. Ve enteresandır, salt “İngilizce bilmek” (ya da başka bir dil bilmek) bu iki terazi için de yeterli olmayabiliyor. Hatta o dili “çok güzel konuşmak” bile yetmiyor. Edebi bir metni doğru anlayabilmek bambaşka bir şeyi, iyi konuşmanın ötesinde mutlaka bir okuma birikimini de gerektiriyor. Farklı edebi eserlere ve edebi bakış açılarına aşinalık, kavrayışınızı da seçeneklerinizi de artırıyor. Öykü ve roman çevirmenliğini gözüne kestirmiş arkadaşlar arasından fikrimi soranlara, daha çok İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü ve diğer dillerdeki muadillerini önermemin sebebi bu (eh, bir de kendi okulum olduğu için torpil geçiyorum muhtemelen).

“Kahretsin dostum, burası leş gibi çeviri kokuyor!”

Böyle çifte dikenli bir uğraşta kendinizi sürekli olarak doğruluk/yanlışlık ve güzellik/çirkinlik terazisinde tartıyorsunuz. Pek öyle beyninizi rölantiye almaya, boş bulunmaya gelen bir iş değil doğrusu, çünkü biraz dikkatiniz dağıldığında, biraz otomatiğe bağladığınızda klavyenizden hemen “çeviri kokan” cümleler dökülmeye başlıyor. Dolayısıyla her an kendinize gramer açısından doğruluğun ötesinde bir de “Türkçede ben böyle bir cümle kurar mıydım?” sorusunu sormanız gerekiyor.

Yanlış anlamalar da cabası tabii. Hani bir deyimi ya da kalıbı bilmemekten gelen komik hatalar vardır, dillere pelesenk olur ya… (“Beni deli gibi sürüyorsun”; “Burada kedi savuracak yer yok”, “Tamamen sol taraftan geldi”.) Çeviri hataları konusunda en büyük eğlence bunlardan çıkıyor, ama unutmayın ki nihayetinde herkesin başına gelebiliyor böyle şeyler. Bazen kaçırılan deyimler bu kadar bariz olmuyor, daha az biliniyor, o yüzden de daha zor fark ediliyor, o kadar. İşin doğrusu bazen dikkat de yetmiyor; kendinizi hayatta o âna dek edinmiş olduğunuz birikimin kollarına bırakmaktan öte yapacak pek bir şey gelmiyor elinizden. Bu yüzden kaynak dil (yani çevirdiğiniz orijinal metnin dili) ve o dili kullanan toplumun kültürü, sürekli kendinizi geliştirmeniz gereken bir alan; bir noktada yeni bir şey öğrenip çok eskiden yaptığınız bir çevirinin hatalı olduğunu fark etme tehlikesi yakanızı hiç bırakmıyor.

Çevirmen hislerim zil çalıyor!

Açıkçası bu da, çeviride Örümcek Hisleri gibisinden bir “işkillenme sistemi” geliştirmenin ve sözlüğe bakmanın önemini gösteriyor. Bazen farkına varılacak özel durumlar olduğunun bile farkına varamıyorsunuz ya, oralarda biraz işkillenme işe yarıyor doğrusu. Dövüş Kulübü tarzı çeviri kuralları çıkarıyor olsaydım, herhalde ilk iki sıraya “Emin olma, aç sözlüğe bak!”ı koyardım. Üstelik sadece hata yapmamak için değil; daha güzel çeviri yapmak için. Çünkü edebi çeviri biraz da yazarlıktır, ortaya sizin kelimelerinizle bir metin çıkarmaktır; cılız karşılıklarla sönük cümleler kurarsanız, ortaya çıkardığınız metin keyifsiz olur ve orijinale de haksızlık edersiniz. Çevirmenler biraz da bu yüzden “Bir program varmış, hiç de fena çeviri yapmıyormuş” şeklindeki önerilere yorgun bakışlarla karşılık verirler.

Öte yandan sizi temin ederim, bizler sürekli ürkek bakışlarla etrafına bakıp sözlüğe davranan küçük kaygı böcekleri ya da kendimizi çalışma masamıza bağlayıp yazının bütün araçlarıyla sopalayan mazoşistler değiliz; çoğumuz çevirdiğimiz metinde bir tür sahiplik hissinden kaynaklanan hakiki bir manevi tatmin bulduğumuzdan bu işi yapıyoruz. Çünkü sözünü ettiğim bu kaygının kaynağı, tuhaf bir şekilde bir tatmin kaynağına da dönüşüyor: İyi bir çeviri yaptığınızı hissetmenin tatmini. Özellikle de incelikleri ve tuzakları olan zor bir romanı hakkıyla tercüme edip basılmış kitabı elinize aldığınızda yaşadığınız his manevi açıdan bayağı bir doyurucu oluyor.

Bu arada, o “manevi” tatmine sıkı sıkı tutunsanız iyi olur…

Tamamen duygusal… Gerçekten!

Evet, para konusundan söz ediyorum. Çevirmenlikte para, nadideliğiyle, düzensizliğiyle ve dakiklikten yoksunluğuyla tam bir assoliste benziyor ve nitekim assolistlere benzer nazıyla meslek hayatınızın kritik unsurlarından biri haline gelmeyi başarıyor. İlginçtir, çevirdiğimiz Harry Potter kitapları vesilesiyle ilköğretim okullarını gezerken düzenli olarak karşılaştığımız sorulardan biriydi bu: “İyi para kazanıyor musunuz?” Tüm çocukluğum boyunca -hem de annem çevirmen olmasına rağmen!- bu soruyu kendime bir kez bile sormadığımı fark ettim ve “Tevekkeli değil çevirmen olmuşum!” diye düşündüm. İşin özü: Bu işi yaparak zengin olmayı unutun. Şimdi bana inat gidip tam da bunu başaran birileri olacaktır belki (imkânsız değil tabii – şimdiden tebrikler!) ama genellikle çeviri, maddi getirisi pek de tatmin edici olmayan bir iş. O yüzden işin manevi yanından ciddi bir tatmin duymuyorsanız, muhtemelen bu meslek size göre değil demektir.

Bu bağlamda… Yazarların olduğu gibi, çevirmenlerin de iki türlüsü var: Sadece çeviriyle geçinenler ve çeviri gelirini başka işlerle destekleyenler. Mesela ben çeviri yapmakla yazı yazmak arasında paylaştırıyorum işimi; aralıksız çeviriden yorulan beynime iyi geliyor. Ayrıca yazarlık yapmanın çevirmenliğe, çevirinin de yazarlığa epey faydasını gördüm. Bir taraftan başka işler yapan birçok çevirmen var: Gündüzleri bir ajansta çalışan ya da ders veren, hatta akademik kariyer yapan. Evet, bu tercihlerin bazılarında denkleme tekrar bir çeşit “işyeri” ve “patron” giriyor… Ama en azından düzenli bir iş sayesinde buluşma ayarlamaya çalıştığınız arkadaşınıza “Sahi bugün günlerden neydi?” diye sorup telefonun karşı tarafından kopan dehşet dolu nidalarla muhatap olmuyorsunuz!

Son olarak şunu söyleyebilirim: Edebi çeviri işini profesyonel olarak, hele ki tam mesaiyle yapacaksanız, okumaya, kitaplara ve dile karşı özel bir tutkunuz olmalı. Unutmayın, bütün gün onlarla baş başa olacaksınız!

*Yazarın internet sitesinde yayımlanan yazısından alınmıştır.

Kutlukhan Kutlu

Yazar

İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunudur. Harry Potter kitaplarını üçüncü kitaptan itibaren Sevin Okyay'la birlikte Türkçe’ye çevirmiştir. Aylık Sinema Dergisi ve Radikal'in Cumartesi eki başta olmak üzere çeşitli yayın organlarında yazar ve editör olarak çalışmıştır. Yoğunlukla film eleştirileri ve sinema yazıları yazmakta ve çevirmenlik yapmaktadır.

© ÇeviriBlog adına Senem Kobya. Telif hakkı sahibinin izini olmadan çoğaltılamaz ve basılamaz.

Pin It on Pinterest

Share This